25 Eylül 2011 - 04:50

(Cumhur)başkanlık seçiminin tansiyon yükselten kampanyası Nasıl olsa kendilerinden bir cumhurbaşkanına, başbakana, hükümete ve yöneticilere sahip oldukları gerekçesiyle olan bitene eleştirel akılla bakmayı bırakmış muhafazakâr yazar-okur kalabalıklar, bizim eleştirel değerlendirmelerimizi kronik hastalık olarak görüyor. Oysa Kur'an'da defalarca ve ısrarla tekrarlanan “akletmiyor musunuz” sorusundaki eleştirel akıldır bu. Kur’an’ı Müslüman oligarşinin kitabı zanneden, dolayısıyla içindeki hitap ve ikazlardan alınganlık yapmayan muhafazakâr akıl, “akletmiyor musunuz” suçlamasının muhatabının, aklını kullanmayan, eleştirel bakmayan ve sunulan herşeyi sorgulamaksızın kabul eden kendisi değil, kâfirler olduğunu düşünecektir tabii ki!

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ama zaten iktidar tekelinin herşeyi ve herkesi kuşatıcı boyutlara vardığı (otoriter) rejimlerde muhalif ve eleştirel düşünce hiç hoş karşılanmaz. Nitekim eski Sovyetler Birliği’nde eleştirel davrananlara akıl hastası muamelesi yapılırdı. Hitler ve Mussolini faşizminde de muhaliflerin ve eleştirel aklı terketmek istemeyenlerin karşılaştığı tepki aynıydı.

Emevi hilafetinin, Arap olmayan Müslüman milletleri aşağı görüp bu milletleri adeta kendisine kul köle etmeye kalkışmasına karşı özellikle İran’da yaşanan isyanlar Arap ırkçılığını hedef almasına rağmen hilafet sarayına ilişik ulema tarafından çarpıtılıp akla hayale gelmeyecek suçlamalarla itham edilebilmişti.

Bu memlekette de Alevilere “mum söndü” ve başka iftiralarla yapılan saldırılar, Sünni saraya muhalif geleneği temsil etmeleriyle alakalıdır. Keza, 70’li yılların başında SEKA kâğıt fabrikasında çalışmak üzere İzmit’e gelen Kürtlerin kuyruklu olduğu laflarını çocukluğunda bizzat işitmiş biriyim. Şafii mezhebinden olan Kürtlerin namazda rükuya giderken ve rükudan kalkarken ellerini kaldırması cemaatte huzursuzluk yaratır, insanlar şaşkınlıkla bu durumu izlerdi. Kürtlerin kıldığı namazın geçersiz olduğunu hem kendi aralarında konuşmayı, hem de onlara söylemeyi ihmal etmeden!

Muhalif olmak ve eleştirel aklı terketmemek zorlu ve çetin bir iştir. Bizdeki muhafazakâr iktidar zamanlarında icraatlara eleştirel bakan ve eleştirel aklı daha iyisine ulaşmak amacıyla istihdam edenlerin hoş karşılanmaması bu bakımdan anlaşılır bir şeydir. Hele eleştirel değerlendirmeler yapan biri dindarsa, muhafazakâr iktidar katından ve iktidar aygıtına ilişmiş kesimlerden göreceği tepki, ya iktidarın nimetlerinden menfaatlenemediğinden (dünyalarında başka bir değer yoktur çünkü!) ya da aklından zoru bulunduğundan böyle yaptığıdır. Nitekim 2002’de başlayan AK Parti iktidarının politikalarına başından beri eleştirel yöntemle bakmış bu satırların yazarı da bundan başka bir tepkiyle karşılaşmadı hiç. İktidarın politikalarının iyileştirilmesi, veyahut özellikle liberal çevrelerin baskısıyla iktidarın AB(D) vesayet sisteminin talimatlarıyla hareket eder hale gelmemesi için yaptığımız eleştiriler, hatırlatmalar ve öneriler iktidara ilişik kesimlerin sadece övgüye ve iltifata dayalı desteğinden farklı olduğundan mutlaka tepkiyle karşılandı.

Fakat bugün itibariyle elimizdeki somut gerçek, “yeni Türkiye” sıfatıyla farklı olduğu vurgulanan mevcut iktidarın kullandığı politik dil, üslup, araç ve yöntemleriyle “eski Türkiye”den hiç farklı davranmadığıdır. Ne muhafazakâr medya, ne de muhafazakâr toplum “eski Türkiye”nin devlet aygıtına ilişik medyasından ve sosyo-politik kesimlerinden hiç farklı değildir. Mesela “eski Türkiye”de olduğu gibi “yeni Türkiye”de de hemen hukuka havale edilmesi gereken hiçbir durum, medyada posası çıkana kadar kampanyası yapılmadıkça hukuka havale edilmiyor. Ergenekon meselesi, PKK konusu ve diğer sorun alanlarının tümünde süreçler böyle işliyor. Herşey tıpkı “eski Türkiye”de olduğu gibi. En son örnek, Cumhurbaşkanı Gül’ün, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir helikopter kazasında hayatını kaybetmesiyle ilgili karanlığı aydınlatacak çarpıcı bilgileri kamuoyuna açıklamasıyla yaşandı. Anladığımız kadarıyla Cumhurbaşkanı, Yazıcıoğlu dosyasının detaylarına epeydir görüntüleriyle vakıfmış ama eline geçen bilgileri medyadan önce hukuka aktarmamış. Şimdi de bu bilgileri yine hukuka değil medyatik kampanyaya havale eden açıklamalarla gündeme geliyor. Keza Başbakan Erdoğan’ın İsrail ve Suriye meselelerinde uluslararası siyasetin yöntemiyle açıklamakta zorlandığımız medyatik tutumu da bir sorunla uğraşmaktan çok bir kampanya yürütüldüğü izlenimi bırakıyor.

Erdoğan ve Gül’ün eşzamanlı medyatik kampanyalarını, bu nedenle, 2009’daki yerel seçimden bu yana (cumhur)başkanlık rekabetinin gerilimi olarak adlandırmayı tercih ediyoruz. İktidara ilişik olmayan eleştirel aklın görebileceği ipuçlarını izlediğimizde eldeki somut verilerin dizilişi ve anlamı kuşkusuz farklı oluyor.

Cumhurbaşkanı Gül'ün (cumhur)başkanlık rekabetindeki halkla ilişkiler kabiliyeti, Yazıcıoğlu dosyası hakkındaki açıklamasıyla görüldü. Gül'ün, Meclis'in kapattığı Yazıcıoğlu dosyasını canlandırma çabası (cumhur)başkanlık rekabetinin hangi güzergâhta iyice gerileceğini ve eğer uygun bir uzlaşma bulunamazsa çatışmaya varabilecek sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Başbakan Erdoğan’ın İsrail kampanyasına ilişik zamanlamayla gündeme getirdiği 2012’deki seçimde BM Genel Sekreterliği’ne Türkiye’den bir ismin getirilmesiyle ilgili talebi, belki de Gül’ün BM Genel Sekreteri yapılarak (cumhur)başkanlık rekabetinden çıkarılması amacıyladır. Çünkü Erdoğan’ın 21 Eylül 2011’de ABD başkanı Obama ile görüşmesinin yüksek halkla ilişkiler değerine ve etkisine rağmen Gül’ün aynı günlerde “Yazıcıoğlu dosyası” çıkışıyla oluşturduğu halkla ilişkiler nüfuzu, Erdoğan’ın puanına denkti. Gül, halkla ilişkiler rekabetinin bu güç denemesinden memnun kalmış olmalıdır.

İktidara ilişik yazar-okur kalabalığının Erdoğan-Gül farklılıklarından sözeden tahlillerden hazzetmediği biliniyor. Fakat Erdoğan’ın, 2001'deki partileşme sürecinde Ankara’da siyasi faaliyetlerin başında bulunan “Abdullah'ı”, İstanbul’da Ömer Çelik espiyonajıyla yakın takibe aldığı günlerden süzülüp gelen, zaman içinde de muhtelif zamanlardaki değişik tutumlarla dallanıp budaklanan ahvalden sözediyoruz.

Ayrıca meselenin bundan ibaret kalmadığını, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun da kendi etrafıyla birlikte, Erdoğan’ın (cumhur)başkanlığı koşullarındaki başbakanlık için yoğunlaştırılmış bir kampanya yürüttüğünü görebiliyoruz. Çünkü onun dışa dönük ve tekrara dayalı görünürlük kampanyasının büyük rakibi, Babacan’ın görünmezliğe dayalı ve itaat vadeden alternatif kampanyası adım adım yol alıyor ve son dönemeçte Davutoğlu, bugünlerde istekle katıldığı kampanyaların sadece ağır yükü, kamburu ve vebaliyle ortada kalabilir. Obama ile görüşmede Erdoğan’ın hemen sağına oturmayı başarmış Babacan ile ancak ondan sonra yine sağa oturabilmiş Davutoğlu’nun rekabetini, (cumhur)başkanlık geriliminin daha fazla gizlenemeyeceği günlerde çok kişinin yazacağını biliyoruz. Yine, aradan sıyrılmanın yolunun bu tür rekabetleri teşvikten geçtiğini genç yaşta keşfetmiş Ömer Çelik’in yaratıcı kaos girişimlerinin detaylarını da o günlerde kulis yazılarında okuyabiliriz.

Bu satırların yazarının, yaşadığımız herşeyin (cumhur)başkanlık seçimiyle ilgili ve ilişkili olduğundan hiç kuşkusu yoktur ve bu yüzden de endişeye mahal yoktur; çünkü Erdoğan savaşa değil (cumhur)başkanlık seçimine hazırlanıyor. Bu sebeple, iç kamuoyunu hareketlendiren İsrail kampanyası ve AB(D) vesayet sistemine hitap eden Suriye kampanyasında tansiyon daha da yükselecektir. Ta ki Türkiye (cumhur)başkanlık seçimini tamamlayana dek.

Eleştirel aklı tatile çıkarmış muhafazakâr, Başbakan Erdoğan BM konuşması sırasında Filistin'den bahsederken Abbas'ın salonda olmadığına sitem ediyordu hani. Muhafazakârın idrak istidadı bu kadardır! Abbas'ın, Filistin meselesinin Erdoğan'ın (cumhur)başkanlık kampanyasındaki yerini bildiğini aklına bile getiremiyor.

Erdoğan'ın dışpolitikada bir ayak frendeyken gazı köklemesi, (cumhur)başkanlık seçiminin 2012'de olacağı hissimizi güçlendiriyor. Bunu engelleyecek bir aksilik çıkmaz ve mesela Gül’ün BM Genel Sekreterliği’ne seçtirilmesi kesinleşirse Erdoğan’ın önünde herhangi bir mani kalmamış olacaktır.

Akdeniz üçlemesiyle (Tunus, Mısır, Libya) başlayan ümmi isyanları küresel sisteme entegre edebilmek için gösterilen çabalara yeni Ankara’nın da (“yeni Türkiye”) katılması büyük hayal kırıklığıdır. Haziran 2012 genel seçimlerine AB(D) vesayet sistemine meydan okuyarak giden (bu başlangıca büyük değer vererek oyumuzu emanet ettiğimiz) Erdoğan, daha işin başında yola devam etmekten vazgeçerek liberallerin ve onların muhafazakâr hoparlörlerinin NATO sistemine biat etme yönlendirmesine tabi oldu. Şimdilerde Erdoğan, Araplar için servis edilen Amerikan rüyasının şiarlarına (Arap baharına kimlik, İsrail'e destek, Filistinlileri uzlaşmaya teşvik) hararetle sahip çıkıyor. “Yeni Türkiye”, on yıllardır liberal demokrasilerin kuvvetli desteğiyle laiklik namına uygulan zorba rejimlerin baskısı altında canından bezmiş Araplara, sorunun “otoriter laiklik”te olduğunu, aslında “liberal laiklik”le hayatın daha iyi olacağını vadediyor. Ama Arap aydınlarının, neden meseleyi batı tipi laiklik içinde konuşmaktan başka seçeneği düşünemediğimizi, Müslüman halkın kendi tarihsel ve kültürel tecrübesini neden yok saydığımızı, yeri geldiğinde bizim büyük bir medeniyete sahip olduğumuzu söyleyen Erdoğan’ın neden o medeniyet içindeki çözüm yeteneğine hiç başvurmadığını sormasına kulak tıkıyor.

“Yeni Türkiye”, sömürgecilerin işgali altındaki Filistin topraklarında yerli halkın etnik arındırılması, terör, baskı, yıldırma ve göçettirme politikalarının sonucu olarak emrivaki ile kondurulan İsrail’in 1967’ye gelinceye kadarki genişlemesini tartışmaya kapatıp 1967’de ulaşılan işgali meşru kabul ederek İsrail'i normalleştiriyor. Fetih’in liderliğinde meşru HAMAS hükümetinin dışlandığı uzlaşmaya tam destek veriyor. 1967 çerçevesinin tek sabitesinin İsrail’i meşrulaştırmak ve normalleştirmek, bunun dışındaki bütün konuların ise tartışmaya açık olduğunu kimse gizlemiyorken, tam da buna itiraz eden HAMAS’ın dışlanarak “Filistin devleti” kurulmaya çalışılmasının Filistinlilere herhangi bir hayrı olmayacağını kestirmek çok mu güç? Ama eğer (cumhur)başkanlık kampanyası için Erdoğan’a yeni bir “Kıbrıs” gerekiyor da Gazze veya Filistin devleti bu ihtiyacı karşılayacak seçim posteri ise gözümüzün önündeki hiçbir soru, kaygı, sorun, tuhaflık ve acaiplik mevzubahis olmayacaktır.

Muhafazakâr Ankara'nın İsrail'e dair sahne performansı mevsimliktir. (Cumhur)başkanlık seçimi sonlandığında oyuncular sahneden inecektir!

Böyle olmasa, İsrail konusunda sesini bu kadar yükselten “yeni Türkiye”nin İsrail’i koruma amaçlı Amerikan radarlarının Türkiye’ye yerleştirilmesi dayatmasına karşı dünyayı ayağa kaldırması icap ederdi. NATO’nun sözkonusu sistemine imza atarken metinde “hedef ülke” adının yazmamasını meselenin halledilmiş olmasına denk bir takdimle kamuoyuna sunan iktidara, muhafazakâr okur-yazar kalabalığından itiraz çıkmaması neyi değiştirir? İktidar sarayına bağlılığına halel getirmemeye özen gösteren muhafazakâr okur-yazar kalabalığı, Emevi-Abbasi sarayının etrafında kümeleşmiş “cemaat ve gelenek toplumu”nun itaatkâr tepkileriyle hareket ettiğinden, hiçbir şeyi sorgulamadığı gibi Amerikan radarlarını da sorgulamıyor. Ne NATO’ya itirazı var, ne NATO operasyonlarına, ne de NATO marifetiyle Müslüman memleketinde rejim devirip rejim kurulmasına, kaynakların yağmalanmasına, Ramazan’da bile ahalinin bombalanmasına. Küresel kampanya gereği Suriye’de Ramazan’da Baas rejiminin halkın üzerine ateş açmasına hararetli kampanyalar düzenlerken, Libya’da aynı günlerde NATO’nun çoluk çocuk demeden onlarca insanı katletmesine tek damla gözyaşı bile dökmemiş bir kitledir muhafazakâr okur-yazar kalabalığı!

“Eski Türkiye”nin NATO himayesinde batılılaşmaya çıpalı vesayetçi yönelimden iç iktidara imkân üretmeye bakan fırsatçılığında bayrağı “yeni Türkiye” devralmıştır.

Halbuki muhafazakâr da, laik de yeri geldiğinde NATO sisteminin darbeler ve provokasyonlarla bizi ne hale getirdiğini anlatmakla bitiremez! Gladyo, Ergenekon ve başka yeraltı örgütlenmelerinin hep gayri nizami harp kapsamında NATO desteğiyle yürütüldüğünü söyleyenler de aynı dillerdir.

“Yeni Türkiye”nin, NATO sisteminde bulunmanın kaçınılmaz sonuçlarını medyatik kampanyalarla korkutma amaçlı kullanmak yerine, milli irade üzerindeki vesayete son vermek için vesayetin kaynağıyla ilgili kalıcı kararlar alması gerekmez mi? NATO sisteminin yolaçtığı vesayetçi rejimden kurtulabilmek, o kaynakla ilişkiyi kesmeyi, siyasi ve iktisadi rejimi baştan kurmayı gerektiriyorken “yeni Türkiye”nin bu yolda adım atmak bir yana, NATO ve AB(D) vesayet sisteminde yeralmanın gerekliliğini propaganda etmesine muhafazakâr okur-yazar kalabalığının hiç mi itirazı yoktur?

NATO, Türkiye için manasız bir askeri ittifaktır. Türkiye’nin hangi tehdide karşı kendisini NATO ile güvencede hissettiğini bilmiyoruz. NATO sisteminde kalmayı hararetle savunan liberaller ve onların muhafazakâr hoparlörleri bunun geçerli gerekçesini açıklamalıdır.

Muhafazakâr iktidar, (cumhur)başkanlık kampanyasında gerilimi yükselten stratejisiyle Türkiye’nin önünü açacak gerçekten yeni, yapısal ve kalıcı kararlar mecrasına girmiş değildir. “Eski Türkiye” ne idiyse “yeni Türkiye” de odur. Değişen sadece siyasi ve bürokratik personeldir. Dolayısıyla gündemimizdeki soru hiç değişmeyecektir: İktidara nasıl geleceğimizi değil, o iktidarla ne yapacağımızı tartışmalıyız!

Kenan ÇAMURCU